Onur, Oyun, Ortak Olanlar-Ortak Alanlar

En son güncellendiği tarih: May 29


Çocuk hakları ile ilgili her yıl çalıştaylar, paneller düzenlenmekte. İlk olarak yaklaşık 12 yıl önce Alternatif Eğitim Derneğini temsilen dernekten arkadaşım Dr. Bülent Akdağ’ın önerisiyle Gündem Çocuk’un düzenlediği Ankara’daki toplantıya katılmıştım. O dönem Oyun, sanat ve zanaat derneğimiz de vardı, ve çocukların, yetişkinlerin ortak kullanabileceği alanların azlığından ve olanların da işlevsellikten, estetikten yoksun olduğundan bahsetmiştim.

Aradan 10 yıldan fazla zaman geçti ama o buluşma alanları gittikçe daha da azalıyor. Çocukların okullar dışındaki akranlarıyla teması gerçek etkileşimle, oyunun, doğallığı, kendiliğindenliğinden faydalanılarak değil, belirli çoğu paralı olan etkinliklerde gerçekleşiyor.

Geçen yıl Okan üniversitesinde düzenlenen Çocuk hakları günü vesilesiyle benim de konuşma yapmam istenince, ben de bu sefer “oyun hakkı ve ortak paydalar, mekanlar ” la çocuğun oyun hakkını, çocukluğunu yaşama hakkını Onur meselesi üzerinden de ele alayım dedim, bu sefer de T ile K ile başlayan kelimelerle anlatıma ara vererek kendimi “O”larla başlayan kelimeler arasında ilişkilendirmede bulundum.

Burada konuyu biraz daha detaylandırmaya çalışacağım.


ONUR:

Onur ve haysiyet aynı kelime Almanca “ Würde" .

"die Würde des Menschen ist unantastbar"..İnsanlık onuruna dokunulamaz. Alman Anayasasının 1. maddesi, bu yılı 70. kıl kutlanıyor, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Sözleşmesinin de öyle. (Geçen yıl Alman lisesini bitirmiş olan küçük kızım Selin Şenol a ve diğer öğrencilere 9. sınıfta politika dersinde verilmişti Anayasadaki maddelerin olduğu kitap.. Özellikle "Artikel 1 i bilmeyenlerle alay ederler" diyor Selin).

Almanların üzerinde çok büyük bir kara leke soykırım. Ve insanlık onurunu temele alıyorlar anayasal olarak, ama ne kadar uygulanabiliyor orada da, tartışmalı) Nörobiyolog Prof. Gerald Hüther ve Akademie für Potentialentfaltung- Potansiyel geliştirme akademisinin kurucusu aynı zamanda. "Würdekompass"=onur pusulası adında bir hareket başlattı, ben de takip edenlerindenim. Viyana'da yaşayan, orada bulunduğum sürede bazen evinde kaldığım sevgili kuzenim Aysel (dedelerimiz kardeş) bir sosyal pedagog ve ailelerle çalışıyor. Bol bol pedagojiyi konuştuk son olarak onda kaldığımda. Bir baktım Gerald Hüther'in Würdekompass dahil bütün kitaplarını almış, eve geldi. Okuduk, söyleştik, dinledik, öğrendik, öğrenmeye devam ediyoruz.

Ne anlatmak isteniyor pekiyi Würdekompass ile:. Amaç, içimizdeki derin insanı yeniden keşfetmek ve birbirimize yardım etmek, dünyaya açılmak ve cesurca paylaşmak, teoride değil, pratikte. Kişi onurlu bir duruşa sahip ise, bu onun tutarlılığını da beraberinde getiriyor, ama bu maalesef kişilerin nesneleştirildiği mevcut hiyerarşik düzende pek mümkün olmuyor.

Onur denince pek çocuğun onuru akla gelmiyor. Çocuğun kendi başına keşfetmesine imkan verilmiyor, severek heyecanla öğrenme, keşfetme sürecine sekte vuruluyor. Yargılamalar, aşağılamalar, etiketlendirmeler, baskılar, kıyaslamalar, ama aynı zamana yarıştırmalar, rekabet, dış kaynaklı ölçme ve değerlendirmeler, ödül beklentisi, ceza korkusu, kişinin kendini özne olmak görmesinin, potansiyelini geliştirmesinin önüne geçmekte, çocuğun da tabii. Çocuğun kendi kendine keşfettiği, istediği, önemsediği, sevdiği şekilde değil de, çoğu zaman yetişkinlerin, sistemin öngördüğü şekilde hareket etmesi bekleniyor.

Oysa her bireyin özne olduğu, davet eden, esinlendiren, cesaret veren, harekete geçiren ve geçen topluluklara ihtiyaç var. Onurlu yaşamak için, hem kendimiz onurlu duruşa sahip olmalı, başkalarına da onurunu kırıcı davranışta bulunmamalıyız. Onur pusulası, birlikte onurlu yaşamanın, ve yaşatmanın yollarını gösteriyor. Ve bu yönde hareket eden toplulukları da tanıtıyor.

Bu topluluklar genelde yerelde ortak amaçlar için bir araya gelen kişilerden oluşuyor, çeşitlilik zenginliktir deniyor, ve birlikte co-creatif olunuyor,yani BİRLİKTE, birbirini tamamlayarak, birlikten beslenerek YARATICILIK. Bu konularla ile ilgili internette çok sayıda söyleşi, yazı bulabilirsiniz. Ama maalesef hemen hemen hepsi Almanca.

Çocuklar ve onların oynama hali co-creatifliğin en önemli örneği.

Benim çok beğendiğim bir örnek ise Arno Stern’in resim mekanı ve resim dersi yerine resim oyunu çalışmaları, Arno Stern II. dünya savaşında yetim kalan çocuklara resimlerle kendilerini ifade etmesini ve sanatın sağaltıcı gücünü kullandığı bir resim mekanı oluşturmuş, o mekanda farklı yaşlardan yaklaşık 15 er çocuğun duvardaki büyük kağıtlara boyuyorlar. Bu resimlerim değerlendirilip yönlendirilmiyor, konu başlığı da yok. Bu çalışma çok uzun yıllardır arşivleniyor. Kişinin birilerine birşeyi beğendirmek için değil, kendini renklerle, çizimle iade ettikleri duygularının ifadesi. Aynı zamanda oynama, üretme, yapma eylemi merkezde, çocuklar herhangi bir ölçme, değerlendirme yapılmadığının ve bir derste olmadıklarının farkındalar. Arno Stern bir röportajında 2000 li yıllardan itibaren çocukların daha fazla öğrenilmiş kalıplara göre resim yaptıklarını söylemektedir.


Esasında şöyle bir yol akış var. Bence öğrenmek için önce hissetmek gerek, duygu, düşünce (düş kelimesinden türemiş zaten), matematik ve bilgi öğrenme sürecindeki en önemli basamaklar. Önce bilgi ve en son duygu gibi bir durum söz konusu ama genelde eğitim sistemimizde. Edinilmiş bilgiyi duyguyla ilişkilendirmek çok zor, özellikle dokunmadıkça, orada ve o anda olmadıkça. Bir vaka, yaşanmışlık örneğinden yola çıkıp, onu her boyutuyla ele almak mümkün, farklı düşünce ve fikirlerle bilrikte.

Ayrıca küresel bir sorundan yola çıkmak, daha sonra bunu mercek altına almak, yakın çevremizle ilişkilendirmek, detaylandırmak gerek. Öğrenmenin, okulda öğrenmenin -onur pusulasına da dayarak- tamamen değişmesi gerektiğini savunan, anlatan hareketler de var. Schule im Aufbruch diye bir hareket var örneğin Almanya, Avusturya ve İsviçre’ye de yayılmış durumda. Başka ülkelerden de okullar katılıyorlar. Ünlü sinirbilimci Prof. Gerald Hüther’in co-creatif , birlikte hareket etme üzerine konuşmalarını internetten takip edebilirsiniz. O da bu hareketi başlatanlar arasında.

Birşeye, birilerine “karşı” değil, bir şey “için “oluşan hareketler çok değerli.

Küresel, toplumsal sorunlara BİRLİKTE çözüm önerileri getirirken, uygulama örnekleriyle somutlaştırma yollarını açmamız lazım.

Gençlerin hesap yapması lazım bazı verileri kullanarak mesela, çevre için tetra pakları toplayıp dönüştürmeden tutun, yeni toplu taşıma güzergahlarının belirlenip kullanılmasına dair birçok şey yapılabilir. İstanbul’u ele alalım, otobüs- minibüs toplu taşıma aracı kullananılan yola paralel Kadiköy- Pendik metrosunu yaptılar, şimdi de Üsküdar- Sancaktepe. Bir sürü masraf, işletmesi de maliyetli, ayrıca deprem beklenen bir şehirde oldukça riskli, bir de yapmaya başlanıp yarım bırakılanalar var, onlar daha da tehlikeli. (Rahmetli eşim Süha Şenol Viyana'da da metro statik hesaplamalarını gerçekleştiren statikçi inşaat mühendisiydi, onun söylediklerine dayanarak riski gözardı etmememiz gerektiğini söylüyorum. )Yol tabii biraz daha kısa sürüyor olabilir ama, ben hala Ümraniye, Çekmeköy, Ömerli'nin birleştiği Tepeüstü’nden Bostancı’ya veya Kozyatağı’na gidemiyorum, otobüsle otoyoldan 10 dakikalık mesafe dolaşa dolaşa 1 saat 10 dakika sürüyor, ve 2 aktarmalı metro arada çok uzun yürüme mesafesiyle metroyla 45-50 dakika- gibi sürüyor, bunun gibi onlarca deşeceğimiz, hatta çocukların biraz da matematik yaparak deşecekleri çok sorun var.

Ama bunları deşmeye ne muhalefet, ne de eğitimin nasıl olmasına dair konferanslarda, medyada konuşma yapan aydınlar, akademisyenler, ünlüler cesaret ediyor ne de iktidardakiler, ve/veya pek de işin pratik tarafını tanımıyorlar, pratik uygulamaların nasıl gerçekleşeceğini bilmiyorlar, daha onurlu yaşamın olduğu, insanın kendini değerli hissedeceği bir duruş maalesef sergilenemiyor. Bunun en önemli sebeplerinden biri de üniversitelerdeki eğitim görevlileri , aydınlar, gazeteciler, yazarlar toplumda pedagojinin çok dar bir çerçevede ele alınması.

Ben pedagoji ile ilgili, ya da son yıllardaki beyin ile ilgili araştırmaları takip ettiğimde , hep Almanca kaynaklardan “ezber bozan” söyleşilere, kitaplara, kitlesel hareket örneklerine ulaşıyorum, çok sayıda okunuyor, izleniyorlar, ama tüm bunların Türkçe tercümeleri yok, çoğunun İngilizceye de yok. Dolayısıyla onlar da çok dar bir kitleye ulaşabiliyorlar.

Öyle bir durumdayız ki, bir konuda 11 kitap okursun, 12 inci kitap ise sana bambaşka bir bakış açısı sunar, ve diğer okumuş olduğun kitapları bırakın önemsiz görmeyi, başkaları okumasın, etkilenmesin diye çaba sarf edersin, ve her şeyden önemli o 12. Kitap seni harekete geçirir, başkalarına da o 12. Kitabı işaret edersin.. Ama bizim bu ülkede o 12. Kitaba ulaşmak çok çok zor, çünkü yok. Bilmem anlatabiliyor muyum?


OYUN

“0yunu kurtarın” diyor kitabında nörobiyolog Gerald Hüther. Oyunun tehdit altında olduğunu anlatıyor. Serbest oyunun, çocuğun kendisinin sürekli keşif halinde oynadığı, rekabet, içermeyen oyunun önemine dikkat çekiyor. . “İnsan oyun içinde tam olarak insandır” demiş Friedrich Schiller.

Oyunların ticarileşmesi, hep rekabet içermesi, bilgisayar oyunlarının bağımlılığa sürüklemesi, çocukların hep sınırları çizilmiş, yapılandırılmış oyunlarla oynatılması, çocuğun oyununun bölünmesi, yetişkinin oyunun mimarı olmaya kalkışması, her çocuğun oyunda özne olması gerekirken oyunda, çeşitli etiketlendirmeler, kıyaslamalar, yarıştırmalar, ödül ve cezalarla (Burada bahsettiğim oyun kurallı oyunlar değil) oyunun gerçek niteliğinin bozulduğunu görmekteyiz. Oyunun yetişkin tarafından yönlendirilmesi, küçümsenmesi, çocuğun olduğu gibi, otonom bir varlık olarak kabul edilmemesinin göstergesi.

Tabii oyun malzemeleri de çok önemli, örneğin ahşap oyuncak özellikle 0-6 yaş çocukları için en önemli ihtiyaç, ama onlar arasında hem estetik, hem kullanım değerinin yüksek olanların seçmek gerekiyor. Ahşap oyuncak yapımını, tasarımını, çeşidini de ele aldığım MEB in bu konudaki çalışmalarını eleştirel biçimde ele aldığım bir yazı, mektepli gazetenin sitesinde yayınlanmıştı. https://mektepligazete.com/blog/detay/MEB-de-ahsap-oyuncak-projeleri


ORTAK PAYDA, ORTAK ALAN, ORTAM, ORTAKLIK:

Çocukların kendilerini, çevresindekileri tanıdıkları veya çeşitli kimliklere bürünebildikleri, cesaretli oldukların hal oynama hali , aynı zamanda yetişkinlerin de tüm sosyal statülerini, kimliklerini bir tarafa bırakıp diğerleriyle eşit koşullara geçtiği belki de tek hal de oynama hali, tabii yarış, rekabet yoksa. https://www.t-istasyonu.com/topluca-hareket

Farklı aile yapılarından, farklı sosyo-ekonomik gruptan çocukların bir arada oynaması çok önemli. Çocuk çocuktan öğreniyor, hatta oynayan, üreten çocuktan. Bu bağlamda hem yetişkinlerin oynayacağı, üreteceği ortak kullanım ve temas alanlarına ihtiyaç var hem de farklı yaşlardaki, farklı sınıflardan çocukların. T-istasyonu esasında buna bir örnek etkileşim alanı, herkesin öğrenen ve öğreten olduğu, hatta yetişkinlerin oynaMAMAsı yasaktır. https://www.t-istasyonu.com/

Çocuklar maalesef özel okul- devlet okulu diye ayrılmış, ayrıca okullarda başarı durumlarına göre de ayrılıyorlar. Ama örneğin reform okulları dediğimiz birçok Montessori okulları gibi alternatif okullarda, ve hatta artık birçok devlet okulunda farklı yaşlardan, aralarında zihinsel engellilerin de olduğu çocuklar aynı sınıfta bir arada eğitim görüyor. (Büyük kızım eski Doğu Almanya şehri olan Halle’de böyle bir okula gitmişti. Bununla ilgili yazım: http://t-istasyonu-geloyna.blogspot.com/2006/08/yasayarak-ogrenme-montessori-anlar.html

Mesela Berlin’de bir devlet okulu olan Freinet,Waldorf, Montesssori, P. Peterson pedagojisinden esinlenmiş ve 1.2. ve 3. Sınıf bir arada eğitim görüyorlar. Almanya’da artık birçok okulda karışık yaş grupları var. Ayrıca ortam, mekan denince, özellikle temelinde dayanışmanın, okul meclislerinin, eleştirel düşüncenin diğer alternatif eğitim uygulayan okullara göre çok daha fazla ön planda olduğu Freinet pedagojisinde sınıfı dışarıya çıkarmak (dışarıdaki yaşama), ve yaşamı sınıfa getirmek gibi bir duruş vardır. Yani çocukların öğrenme ve etkileşim alanları sadece okullar değil, gerçek ve doğal yaşam alanları, parklar, sokaklar, orman, müzeler gibi ortak karşılaşma alanlarıdır.

Bu yıl Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları sözleşmesinin imzalanmasının 40. Yılı, BM İnsan hakları sözleşmesinin 70, yılı ve 1. Maddenin insanlık onuru olan Alman Anayasasının kabulünün de 70. Yılı.

Fakat Onur ve çocuk hakları meselesini sadece haklar bağlamında ele almak yeterli değil. Ve bu konuları deşerken, çözümler üretirken, eşitlikçi ve katılımcı politikalara ihtiyaç var. Ama temelinde onurlu ve ilkeli bir duruş gerekli ve çocuğun, insanın GERÇEK ihtiyacına cevap vermek esas olmalı. Devlet kurumları, yerel yönetimler ve STK lara dışında da potansiyelinden yararlanılacak çok insan var. Yeter ki kurumlar da buna açık olsunlar.

Yol açılırsa, yol alınılır BİRLİKTE…

Ayrıca birkaç gün önce "İ" lerle başlayan kelimelerle yazımı doldurmuştum. Bu sefer O harfi özne oldu, O lu bir Okuma gerçekleştirmiş oldunuz.

Ee... Eğitim, Ekoloji,pedagoji, psikoloji Ekseninde Eksiklerimizi, Endişelerimizi konuşmaya ne dersiniz? Eleştirirken Esprileri de Esirgemeden. Bir akşamüstü Gel Oyna’ya beklerim. Sohbet ederken üretip Oynamaya da tabii. Bu Olanağı iyi değerlendirin ve Oyunun GERÇEK haline katılın, takılın.

Not: Bu yıl da Bilgi üniversitesinde "Çocuğun katılımı" ana temalı sempozyuma katıldım, atölye çalışması da yaptım. Vardığım sonuçlardan biri: Katılımı sağlamak için ortak alanların, ihtiyaçlar doğrultusunda ve nitelikli içerikle sunulması gerek. Ve/Veya o ortamları birkaç kişi biraraya gelerek mahalledeki bireylerin kendi başlarına oluşturmalarına yardımcı olmak, kolaylaştırıcı rol oynamak, bunun aracı Oyun, sanat ve zanaat olmalı. http://t-istasyonu-geloyna.blogspot.com/2014/04/blog-oyun-sanat-ve-zanaat-dernegi.html


106 görüntüleme

© 2023 by Gel Oyna